21.4.17

Dil ve Kimlik (Deneme)


Deneme

Kültürü oluşturan, insanı insan yapan bütün etkinliklerin, başarıların kökeninde dil vardır. Dil olmasa din de olmazdı çünkü kişinin mutlak varlıkla ilişkiler kurması dil yordamıyladır. Dil olmasa, bilim de olmazdı çünkü doğa olaylarını belli kurallara, ilkelere, yasalara göre açıklamak dilsiz gerçekleşemezdi. Dil olmasa sanat da yalnız söz sanatları değil, öbür sanatlar da olmazdı.
(...)
Birey de toplum da kendisini oluşturan özelliklerle donanmıştır; ben, seninle aynı olamam; Türk toplumu da Çin ya da Amerikan toplumuyla aynı olamaz çünkü coğrafyasından, hele tarihinden öyle şeyler almıştır ki o istese de istemese de kendisidir ve kendisi olmak zorundadır. Bu böyleyken, niye başkası gibi olmaya çalışıyoruz? Bunun temelinde, sanırım tembellik var çünkü başkasına öykünmek, onun yaptığını yapmak, onun kullandığını kullanmak, hazıra konmaktır. Kendince davranmaksa yaratıcı çabayı gerektirir. Karşımıza çıkan her güçlük bizim için sınavdır, dahası bizim için eğitim aracıdır. Güçlükleri çöze çöze kurarız kendimizi.

Doğum günü kutlamak, yabancı bir gelenek de olsa zamanın neresinde bulunduğunu, ne kadar yol aldığını kişiye hatırlatması ve zaman bilincini geliştirmesi bakımından yararlı olabilir. Ama “Doğum günün kutlu ya da mutlu olsun.” demek dururken, “Happy birthday to you!”da neyin nesi? Türkçede karşılanması pek zor, teknolojik ya da felsefi bir kavram mı söz konusu ki yabancı bir geleneği olduğu gibi sözleriyle birlikte aktarıyoruz? Yabancı kültürler karşısında silinip gitmeye can atar gibiyiz.

(...)
Yozlaşma, gitgide çoğalarak yayılan kanser hücreleri gibi toplumun bütün kesimlerini sarmakta. Büyük kentlerimizin caddelerinde yürürken iki yana dikkatle bakın; dükkânların, mağazaların, kuruluşların levhalarında arada bir Türkçe adlar da görebilirseniz, ne mutlu size.

İstanbul'da bir gün, sanırım Levent'ten Gayrettepe'ye gelirken otobüsün penceresinden bir levha gördüm: "Pasha Disco!" Paşa gibi buram buram Türklük kokan, Türk kimliği taşıyan bir sözü, disko gibi bir yer için ad olarak kullanmak uygunsuzluğu bir yana bu sözü Amerikalılar ya da İngilizler gibi "Pasha" diye yazmak... Bağımsızlığa öylesine önem veren bir önderin kurduğu devletin başkentinde, Ankara'da, kente yukardan bakan bir kuledeki eğlence yerine Dreamland (Dirimlend) adını vermek... (...) Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eşinden First Lady diye söz etmeler. Amerikalılar İngilizlere özenerek cumhurbaşkanlarının eşine First Lady dediklerine göre bizimki özentinin özentisi oluyor. Kendi dışımızda yaşamaya bayılıyoruz.

(...)
Neden ancak ölüm kalım durumlarında, bıçak kemiğe dayanınca hatırlıyoruz kendimizi? İki de bir bağımsızlık savaşı mı vereceğiz biz? Atatürk çapında kişiler dünyamızı sık sık onurlandırmazlar ki. Yabancı bir sözü, Türkçe karşılığı varken kullanmak manevi mülkümüzden, ruhumuzun öz yurdundan bir parçayı gözden çıkarmaktır. Gönüllü sömürgeliktir bu.

(...)
Birey olarak da toplum olarak da gelişmemiz sorunlarımızı kendi çabamızla çözmemize bağlıdır. Çağın yeni bir düşünce akımını ya da yabancıdan gelen yeni bir nesneyi adlandırırken kendi dilimizden bir karşılık bulacağımız yerde yabancının hazır sözünü kullanırsak dilimiz nasıl gelişir? Dilimiz gelişmeyince biz nasıl gelişiriz? Dilimizi işlemek, kendimizi işlemektir.

A. Turan OFLAZOĞLU,
Türk Dili Dergisi, Sayı: 507
(Kısaltılarak Düzenlenmiştir.)



Yukarıda kısaltılarak düzenlenmiş metnin tamamı aşağıda verilmiştir.


DİL VE KİMLİK

Kuzey Amerika Kızılderililerine göre kişinin hastalanması demek, ruhunun alınarak uzaktaki bir kaleye kapatılması demektir. Sağalmaksa, ruhun yeniden kişinin vücuduna dönmesi oluyor: Oymağın şamanı hastayı düşsel bir yolculuğa çıkarıyor; şamanla hasta, ruhun kapatıldığı kaleye varıyorlar, şaman hastanın ruhunu kaleden kurtarıp kendine dönmesini sağlıyor ve bütün bunlar sözle yapılıyor; önce şaman konuşuyor, hasta da onun söylediklerini tekrarlıyor. Kısacası, dille iyileşiyor hasta, sözün yara­tıcı gücüyle.

Dünyada birbirinin aynı iki şey yoktur. Evreni yaratan, varlığı düzen­leyen, her şey kendisi olsun, kendisi olarak kalsın istemiş sanki. Varlığın sonsuz çeşitliliği başka türlü nasıl sağlanır? Gül, gül kalmak, güllüğünü sürdürebilmek için emer besinlerini topraktan; kaplan, kaplan kalmak için yer avladıklarını.

Ben olmayanlardan ayrı olduğumu duymak, beni ben yapan şeyleri algılamak ve dünyaya yansıtmak... Adlandırmayla başlıyor bu. "Ağaç" dediğimde, ben olmayan bir varlığı anmış oluyorum; ben olmayanları be­lirtirken, kendimi de ortaya koyuyorum. Ben, ben oldukça, varlıktaki çok­luk açığa vuruluyor; varlıktaki çokluk açığa çıktıkça, ben, ben oluyorum. Kimlik bilinci böyle oluşuyor, ben olmayanları ve beni adlandırarak. Dil yordamıyla varlık kazanıyor, dille bilinçleniyoruz. Dili ne kadar başarılı kullanırsak, kimliğimizi de o kadar sağlıklı kurarız. Bütün varlık dildir aslında ve biz bu dili konuşmayı öğrendiğimiz ölçüde insan oluruz. Dil, zamana karşı, ölüme, yokluğa karşı güvencemizdir; insan bireyinin de, in­san türünün de zaman içre devamını dil sağlamakta.

Yaşam, birey düzeyinde olsun, toplum düzeyinde olsun, kimlikler arası karşılaşmalar, çatışmalar, alış verişlerdir. İşte bu alış verişler sırasında oluyor ne oluyorsa. Bünye sağlamsa, kimlik bilinci yeterince gelişmişse, başka kimliklerle ilişkiye girmek, bireyi de, toplumu da zenginleştirerek daha güçlü kılıyor. Kimlik zayıfsa, bunalım kaçınılmaz oluyor.

Bir başka kimlikle karşılaştığımızda, onun bizden daha güçlü olduğunu fark ettiğimiz anda, ona imreniyor, onun bizden niye daha iyi durumda olduğunu sormaya başlıyoruz ve onunla baş etmek için onun gibi olmaya karar veriyoruz; onun gibi davranırsak, örneğin onun gibi giyinir, onun gibi konuşur, onun yediğini yersek, onun gibi olacağımıza inanıyoruz. Ar­tık gündemimizde yalnızca o vardır. Peki, sonunda ne oluyor? Başkasına öykünürken, başkası gibi olmaya çalışırken, kendimizi unutuyor, kendimiz­den uzaklaşıyoruz; bizi biz olarak geliştirecek iç güçlerin uyanmasına engel oluyor, kendimizi körleştiriyoruz. Biz başkasıyla meşgulken, kimliğimiz sa­hipsiz kalıyor; başka kimliklerin çekim alanına girerek bocalamaya başlı­yor. Böylece ne kendimiz oluyoruz ne başkası; cennetle cehennem arasında kalmış, Araf'taki ruhlara dönüyoruz; başka türlü söylersek, bulmamız ge­reken asıl kimliğimizin acemice bir taslağı, gülünç bir görüntüsü oluyoruz, tıpkı Âsaf Halet Çelebi'nin şiirindeki gibi:

tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
ne insan oldu
ne ağaç

Biz birey olarak da, toplumsal olarak da, kendimizi başkalarına kapa­yamayız; çünkü biz başkalarıyla birlikte olduğumuz için biziz; "Ben" de­diğim anda, başkalarının varlığını da kabul etmiş oluyorum, dahası, onlar olmasaydı, "Ben" diyemezdim bile. Kendimizi başkalarına kapamak şöyle dursun, bütün kapılarımızı, pencerelerimizi açarak onlarla bilinçli ilişkiye girmeliyiz, çünkü kimliğimiz ancak bu şekilde oluşup gelişebilir. Yalnız, bu ilişkiler sırasında kendimizden kopmamamız, kim olduğumuzu unutma­mamız, kimliğimizde ısrar etmemiz gerekir. Kendini sevmeyen başkasını da sevemez; kendisi olmayan, başkası da olamaz. Her işimizde kendimizi kollamak, kimliğimize bekçilik etmek, kişiliğimiz üstüne titremek zorun­dayız. Başkalarına, bütün insanlığa, tüm evrene açılabilmenin ilk koşulu budur. İlişkiler sırasında uyanık ve etkin olmazsak, dışarıdan gelen, kendine benzetir bizi; oysa başkalarından aldıklarımızı mutlaka kendimize mal et­meliyiz, onları özümleyerek kendimize dönüştürmeliyiz ki, kişiliğimiz yalın katlıktan kurtularak çok yönlülüğe, çok boyutluluğa yükselsin; varlığı ken­dinde yoğunlaştırarak bütün insanlığı temsil edebilecek bir duruma gelsin; öyle ki, görenler "İşte İnsan!" desinler. Her birey büyük evrenin küçük bir örneğidir; bilinçli bir çabayla işlenip tam geliştirilen kişilikse, içerden ay­dınlatılmış büyük evrendir. Bunu bir de Şeyh Galip'le birlikte söyleyelim:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen 
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen 
(Hoşça bak kendine ki, evrenin özüsün sen 
Varlıkların göz bebeği olan insansın sen)

Çağımızda bireylerin ve toplumların birbiriyle ilişkileri o kadar iç içe, öylesine karmaşık ki, bu durum, kimliği silip yok edebileceği gibi, etkin ve egemen davranarak çok gelişmiş, üst düzeyde kimlikler de oluşturulabilir. Her kuşak kendi çağının koşullarından yararlanarak, bu koşulların içerdiği gizli olanakları kullanarak kendi kimliğine biçim vermek, kimliğini kurmak zorundadır.

Bilge Kağan, bin iki yüz yıl önce çağdaşları olan Türkleri uyarıyordu: "Titre ve kendine dön!" Neden? Göktürkler koskoca bir imparatorluk kurmuşlardı, ama her işlerinde Çinlilere öykünüyor, öz varlıklarından, kimliklerinden uzaklaşıyorlardı da ondan. Kâşgarlı Mahmut, Ali Şir Nevaî Türkçenin de büyük, saygın bir dil olduğunu kanıtlamak için çırpındılar. Neden? Çünkü Türkler kendilerini Farsçanın, Arapçanın büyüsüne kap­tırarak öz dillerini hor görmeye başlamışlardı. Karamanoğlu Mehmet Bey, o saygı değer Türk, artık her yerde Türkçe konuşulması için buyruk çıkarmak gereğini duymuştu. Neden? Selçuklu atalarımızın kurduğu dev­lette resmî dil Farsçaydı da ondan. Ya bu gün de her Türkün yüreğini sız­latması gereken şu yakınması Âşık Paşa'nın:

Türk diline kimseler bakmaz idi 
Türklere asla gönül akmaz idi

Bireysel kimlik ulusal kimlikten ayrılamaz; ulusal kimlikse, tarih bi­linciyle derinden derine ilgilidir. Ulusal bilinç yetersizse, bireysel kimlikte tutarsızlıklar baş gösterir. Geçmişimize biçim veren büyük hükümdarları­mıza elbette saygı gösterecek, büyük sanatçılarımızı elbette seveceğiz. An­cak, geçmişimizi hiç eleştirmeden, olduğu gibi kabul edersek, konservecilik olur bu. O zaman geçmiş, bozulup çürür ellerimizde; bizi yükselteceği yer­de batırır, yaşatacağı yerde öldürür. Atalarımızı bilinçli sevelim, bilinçli sayalım; onları çok iyi tanıyalım ki, düştükleri çukurlara bizde düşmeyelim.

Gazneli Mahmut diye bir hükümdar var tarihimizde. Savaşları­nı, zaferlerini, fetihlerini tartışacak değilim. Çağdaşı bir şaire eser yazsın diye bilmem ne kadar altın veriyor. Mahmut İran hükümdarı olan bir Türk, şair de İran edebiyatının büyük ustası Firdevsî. Bu şaire ısmarlanan eserde, ünlü Şehnâme'de, Türkler yerin dibine batırılırken, İranlılar göklere çıkarılmaktadır. Düşünebiliyor musunuz, bir Türk hükümdarı para vere­rek kendi ulusuna yergi yazdırıyor... O zamanlar ulusçuluk yoktu diyerek karşı çıkabilirsiniz bana. Ulusçuluk akım olarak çok sonraki bir gelişme olabilir, ama ulusal kimlik bilinci pek eskidir; Firdevsî de bunun kanıtların­dan biridir. Sultan Mahmut'ta Türklük bilinci hiç yok anlaşılan, Firdevsî' de ise Farslık bilinci üst düzeyde. 

Çaldıran'daki büyük çatışma başlamadan önce İran hükümdarı Şah İs­mail, Yavuz Sultan Selim'e Türkçe bir name yolluyor. Türkiye hükümdarı Yavuz ise Farsça bir mektupla karşılık veriyor ona. Bu, İsmail'de Türklük bilincinin yüksek düzeyini, ulusal kimliğin sağlamlığını gösterir; oysa şiir­lerini bile Farsça yazan Yavuz, Türkiye tarihinin en büyük hükümdarların­dan biri olduğu hâlde, Türklük bilincinin yetersizliği yüzünden İran şairi, hem de, sanırım orta hâlli bir İran şairi sayılır; çünkü her şiir, hangi dilde yazılmışsa, o dilin malıdır.

Kimlik, bilinçten ayrılamaz; kimlik, kim olduğunu bilmek, kim ol­duğunu unutmamak, bunu sürekli yaşamak demektir. Osmanlı atalarımızdaki Türklük bilincinin zayıf, ulusal kimliğin yetersiz olması yüzünden, Osmanlı aydınlarının kullandığı dile zamanla Osmanlıca deniliyor. Bu ne biçim adlandırmadır? Osmanlı, bir hanedanın, Türk ulusunun yetiştirdiği hanedanlardan birinin adıdır ancak. Osmanlı nice büyük olursa olsun, Türklük ondan daha büyüktür. Nitekim Osmanlı, dünya sahnesinde yapa­cağını yapmış, söyleyeceğini söylemiş, sahneden çekilmiştir. Türklükse hâlâ sahnede. Osmanlılardaki ulusal bilincin yetersizliği, daha doğrusu yoklu­ğu yüzünden, imparatorluğu kuran Türkler, Osmanlı halkının hor görülen bir bölümü hâline geliyorlar; "Al turpu vur Türk'e", "Etrak-ı bîidrak, yani anlayışsız Türkler" denebiliyor Türklerin ülkesinde. Yine bu bilinçsizlik yüzünden, Osmanlı Devleti çökerken, imparatorluğu oluşturan topluluk­lar içinde kimliğini en son hatırlayan Türkler oluyor. Yunanlılar "Biz Yu­nanız", Sırplar "Biz Sırbız", Araplar "Biz Arabız" demeye başlayınca Türkler de "Eh, biz de Türküz" diyorlar. Batılılar bizden Türkler diye söz ederken, Kanunî Sultan Süleyman gibi gerçekten yüce, görkemli padişah­larımız için Grand Türk (Büyük Türk) derken, biz kendimizi Osmanlı diye adlandırıyoruz. Gelmiş geçmiş en büyük sanat dehalarından biri olan Mozart bir bestesine Alla Turca diyor, "Ben bunu Türk gibi besteledim" demek istiyor, bir başka deyişle, saygı sunuyor Türklere. Oysa Türkler bu sözü, alaturkayı, beğenmedikleri, hor gördükleri şeyleri yermek için kulla­nıyorlar, örneğin "Aman ne alaturka müzik!" ya da "Ne alaturka bir dav­ranış!" diyebiliyorlar.

Doğum günü kutlamak, yabancı bir gelenek de olsa, zamanın neresin­de bulunduğunu, ne kadar yol aldığını kişiye hatırlatması ve zaman bilin­cini geliştirmesi bakımından yararlı olabilir. Ama "Doğum günün kutlu ya da mutlu olsun" demek dururken, "Happy birthday to you!"da neyin nesi? Türkçede karşılanması pek zor, teknolojik ya da felsefî bir kavram mı söz konusu ki, yabancı bir geleneği olduğu gibi, sözleriyle birlikte aktarı­yoruz? Yabancı kültürler karşısında silinip gitmeye can atar gibiyiz. Ken­dine uygun seçimler yapabilen bireylerin oluşturduğu sağlıklı bir toplum yerine, iç merkezden yoksun, sürekli kendi dışında yaşayarak aylaklaşan kişilerin yönsüz, ülküsüz, dolayısıyla şekilsiz bir yığını olmaktayız. Bizde bir bilinç kalkınması gerçekleşmezse, gelecek yüzyıla nasıl bir kimlikle gire­ceğimizi derin bir kaygıyla merak ediyorum. Yozlaşma, gitgide çoğalarak yayılan kanser hücreleri gibi, toplumun bütün kesimlerini sarmakla. Büyük kentlerimizin caddelerinde yürürken iki yana dikkatle bakın; dükkânların, mağazaların, kuruluşların levhalarında arada bir Türkçe adlar da görebilirseniz, ne mutlu size. 

İstanbul'da bir gün, sanırım Levent'ten Gayrettepe'ye gelirken, otobüsün penceresinden bir levha gördüm: "Pasha Disco!" Paşa gibi buram buram Türklük kokan, Türk kimliği taşıyan bir sözü, disko gibi bir yer için ad olarak kullanmak uygunsuzluğu bir yana, bu sözü Amerika­lılar ya da İngilizler gibi "Pasha" diye yazmak... Bağımsızlığa öylesine önem veren bir önderin kurduğu devletin başkentinde, Ankara'da, kente yukardan bakan bir kuledeki eğlence yerine Dreanıland adını vermek... Music center'ler, Business center'ler, gazetelerin TV kılavuzu ya da rehberi yerine TV Guide'ları, I love you Cim-Bom ekleri, Türk Hava Yolları'nın uçaklarında İtalyan operalarından aryalar, hele hele, yabancı adlar taşıyan özel televizyon kanallarında Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eşinden First Lady diye söz etmeler. Amerikalılar İngilizlere özenerek cumhurbaşkanla­rının eşine First Lady dediklerine göre, bizimki özentinin özentisi oluyor. Kendi dışımızda yaşamaya bayılıyoruz.

Tiyatro, bir toplumun kültür durumunu en doğru, en şaşmaz biçimde gösteren sanattır. Tiyatro mevsiminin başında, ödenekli üç tiyatromuzdan birinin, birincisinin en sorumlu kişisi, sözüm ona şöyle bir müjde verdi Türk halkına: "Bu tiyatro mevsiminde dokuz yabancı yönetmen sahnelerimizde dokuz yabancı oyun sahneye koyacak, böylece Türk tiyatrosu dünyaya açılmış olacaktır." Oysa bu, tiyatromuzun dünyaya açılması değil, tiyatromuzu dünyaya işgal ettirmektir. Dokuz Türk oyunu yabancı sahne­lerde oynanırsa, ya da dokuz Türk yönetmeni oralarda oyun sahneye korsa, ancak o zaman Türk tiyatrosu dünyaya açılmış olur. Bir ülkenin tiyat­rosu, ancak kendi gerçeğini sahneye getiren kendi oyunlarım oynadıkça kurulur, gelişir, öbür ulusal tiyatrolar arasında yer alır. Bilge Kağan yüz­yılların ötesinden istediği kadar seslensin "Ey Türk, titre ve kendine dön!" diye; yozlaşmanın bu kertesinde kendimize dönebilmemiz için, titrememiz değil, sarsılmamız, hatta alt üst olmamız gerekiyor. Yabancı etkiler karşı­sında niçin kendimizi unutarak kolayca teslim oluyoruz? Neden ancak ölüm kalım durumlarında, bıçak kemiğe dayanınca hatırlıyoruz kendimi­zi? İki de bir bağımsızlık savaşı mı vereceğiz biz? Atatürk çapında kişiler dünyamızı sık sık onurlandırmazlar ki. Yabancı bir sözü, Türkçe karşılığı varken kullanmak, manevî mülkümüzden, ruhumuzun öz yurdundan bir parçayı gözden çıkarmaktır. Gönüllü sömürgeliktir bu. Yabancıya "Gel beni ye, bitir, sana her türlü kolaylığı göstermeye hazırım" demektir. Kim­den yanayız Allah aşkına? Bu tür sorunların çözümünde yasakların etkili olacağına inanabilsem, Türkiye Büyük Millet Meclisinden, Türk dilini ko­ruyacak bir yasa çıkarılsa derdim.

Kendisi olmaktan korkmak, kendinden kaçmak, kendinden saklanmak, bir çeşit intihardır; çünkü biz kendimiz olmayı göze alamazsak, at oynat­mamız gereken meydanı boş bırakırsak, bizim yerimizi başka kimlikler ala­caktır. Biliyorum, cesaret işidir kendisi olmak, güçlü olmayı gerektirir; bir var ki, kendimiz oldukça da cesaretimiz, kendimize güvenimiz artar, bizi yutmaya çalışan dış dünyaya karşı daha bir güçleniriz.

Yaşam sorunları karşısında nasıl davrandığımız bizim kimliğimizi. Kim olduğumuzu açığa vurur. Sorunlara çözüm ararken, hemen başkası­nın bulduğu çözümlere başvurursak, onun hesabına davranmış, onun adına yaşamış oluruz, insan bireyi olarak da, toplum olarak da, gelişmemiz, sorunlarımızı kendi çabamızla çözmemize bağlıdır. Çağın yeni bir düşünce akımını, ya da yabancıdan gelen yeni bir nesneyi adlandırırken, kendi dili­mizden bir karşılık bulacağımız yerde, yabancının hazır sözünü kullanır­sak, dilimiz nasıl gelişir? Dilimiz gelişmeyince, biz nasıl gelişiriz? Dilimizi işlemek, kendimizi işlemektir.

Türkçeyi ihmal etmemizin nedenlerinden biri de, dil bilincimizin doğ­ru dürüst oluşmamasıdır. Biz sanıyoruz ki, dil de öbür araçlar gibi bir araçtır, hayır! Dil araçsa, araçlar aracıdır. Kültürü oluşturan, insanı insan yapan bütün etkinliklerin, başarıların kökeninde dil vardır. Dil olmasa, din olmazdı; çünkü kişinin mutlak varlıkla ilişkiler kurması dil yordamıyladır. Dil olmasa, bilim de olmazdı; çünkü doğa olaylarını belli kuralla­ra, ilkelere, yasalara göre açıklamak dilsiz gerçekleşemezdi. Dil olmasa, sanat da, yalnız söz sanatları değil, öbür sanatlar da olmazdı; örneğin renk kavramı olmayan, kırmızı nedir, yeşil, sarı, mavi nedir bilmeyen, resim ya­pabilir mi? İnsan için her şey dilden ibarettir, dille yaşıyoruz, dilde yaşı­yoruz. İçimizde, dışımızda ne varsa, ancak adlandırdığımız zaman var olu­yor bizim için; yaşadığımız dünyayı da, kendimizi de dille tanıyoruz; düşün­memizi, duymamızı dil belirtiyor, doğrudan doğruya, ya da dolaylı olarak. Kutadgu Bilig'te "Mavi gökten indi yağız yere söz" deniyor. Bu, karanlık yeryüzü dille aydınlandı demektir. Yahya Kemal gibi bir şair "Türkçe ağzımda annemin sütüdür orsa, "Beni yaşatan Türkçedir, ben Türkçeyle varım" demektir bu. Şairlerimize neden kulak vermiyor, onları neden yaşamımızın gündeminde tutmuyoruz? Onlar her şeyi bizim için söylüyorlar.

Birey de, toplum da, kendisini oluşturan özelliklerle donanmıştır; ben, seninle aynı olamam; Türk toplumu da Çin ya da Amerikan toplumuyla aynı olamaz, çünkü coğrafyasından, hele tarihinden öyle şeyler almıştır ki, o istese de istemese de kendisidir ve kendisi olmak zorundadır. Bu böyleyken, niye başkası gibi olmaya çalışıyoruz? Bunun temelinde, sanırım, tembellik var; çünkü başkasına öykünmek, onun yaptığını yapmak, onun kullandığını kullanmak, hazıra konmaktır. Kendince davranmaksa, yaratıcı çabayı gerektirir. Karşımıza çıkan her güçlük bizim için sınavdır, dahası, bizim için eği­tim aracıdır. Güçlükleri çöze çöze kurarız kendimizi. Başkası bizden daha güçlüyse, daha güzelse, onun gibi davranırsak onun gibi güçlü, onun gibi güzel olacağımıza inanıyoruz. Oysa kim olduğumuzu unutmadan yeterli çabayı gösterirsek, özendiğimiz kişi ya da toplum kadar güçlü ve güzel ol­mayabiliriz, ama hiç değilse kendimiz oluruz. İmrendiğimiz kişi ya da top­lum gibi olmak kime ne kazandırır ki? Bu yolda harcanan çabamız, dün­yayı kalabalıklaştırmaktan başka hiçbir sonuç doğuramaz. Amerikalılar gibi mi olmak istiyoruz? Yeteri kadar Amerikalı zaten var dünyada. Aklı başında Amerikalılar bile, kendilerine benzemeye çalışan toplumlardan ra­hatsız oluyorlar; çünkü her bağımsız birey nasıl öz toplumuna kendince bir renk, kendince bir çeşni katıyorsa, kimliğine bağlı kalan her ulus da insan­lığı kendince zenginleştirir; zaten ulusçuluk, bilinçli, sağlıklı ulusçuluk, in­sanlık içinde iş bölümüdür. Dünyada yaşamak, birliktelik cümbüşü olma­lıdır ve bu cümbüşe herkes kendi sesi, kendi ezgisiyle katılmalıdır. Başka­larından alabildiğimiz kadar, daha doğrusu ne kadar gerekiyorsa o kadar alalım, ama başkaları gibi olmak için değil, kendimizi onarmak, düzeltmek, daha iyi duruma getirmek, daha kendimiz olmak için alalım. Küçük bir Amerika olacağımıza, daha kendisi olan, küçük bir Türkiye olalım. O zaman büyük Türkiye olma şansımız daha da artar.

Yeterince bilinçli, yeterince özgür ruhlu olmamak da bizi başkalarına öykünmeye zorluyor; çünkü başkasına öykünen, kendini unutandır, başkası­nın çekimine kapılarak kendinden uzaklaşandır; başkasının sultasına giren, ona tutsak olandır. Bilinçli ve özgür olansa, kimliğini koruyandır, kendisi olmakta ayak direyendir. Bunu başardık mı, Türklükten, Türkçülükten söz etmenin gereği kalmaz. Türkçe davranmak yeter. Büyük şairimiz Nedim' in şu soylu övünmesi hepimizin kulağına altın küpe olmalı: "Ma'lumdur benim sühanım mahlas istemez." Kendi kendisiyle tutarlı, kendisiyle uyum­lu her bireyin, her toplumun benimseyeceği bir yaşam ilkesidir bu. Aynı şey Atatürk'ün "Bağımsızlık benim karakterimdir" sözü için de geçerlidir. Sürekli başkasına öykünmek, hep başkası gibi olmaya çalışmak, evrende bize ayrılan yeri başkasına peşkeş çekmektir. (...)

A. Turan OFLAZOĞLU
(Türk Dili Dergisi, Sayı:507, Yıl: 1994)

0 yorum: