15.4.17

Değişmeler Hızlı Oluyor (Sohbet)


Sohbet

Nesiller arasında, yalnız giyiniş, kuşanışta değil, düşünüş ve anlayış bakımından da birtakım farklar olur. Modanın değişmesiyle, bir zaman beğenerek giydiğimiz elbiseler bize nasıl tuhaf görünürse, zamanın değişmesiyle de düşünüş ve anlayışlarda değişiklikler olacaktır. Yalnız, eski elbiselerimiz zamanla bize tuhaf göründüğü hâlde eski fikirlerimiz, eski düşüncelerimiz gözümüzde çabucak tuhaflaşmaz. Terzilerin yeni moda elbiseleri üzerimize güzelce oturtmaları gibi, fikir terzileri de olsa ve onlar eski fikirleri, eski düşünceleri kafamızdan bir gömlek gibi çıkarıp yerlerine yenilerini giydirebilseler nesiller arasında görülen bütün düşünce farkları da çabucak ortadan kalkabilecekti. Ne yapalım ki düşünce bahsinde tutum böyle değildir. Gençler yeni düşünceleri, altlarında eski düşünceler olmadığı için kafalarına kolaylıkla yerleştirirken, yaşlılar eskimiş düşüncelerinin eskidiklerinin pek farkına varamayacak gençlerle, zaman zaman anlaşmazlıklara düşerler. Onların gidişlerini ara sıra beğenmeyişleri daha ziyade bundandır.

Yalnız ortada başka bir şey daha var: Eskiden, nesiller arasındaki düşünüş ve anlayış farkları bugün olduğu kadar, göze çarpıcı değildi. Bugün, bu fark, çok fazla artmış görünmektedir. Analarla kızlarının, babalarla oğullarının birbirlerini anlamakta bu kadar güçlük çektikleri bir devir var mıdır bilmiyorum. Ama “Yoktur” desek, zannedersem büyük bir hataya düşmüş olmayız. Çünkü topluluğumuzda son otuz sene içinde, her sahada cidden büyük değişiklikler olmuştur ve olmakta da hızla devam ediyor.

Kendi topluluğumuzun bundan otuz, kırk sene önceki durumu göz önüne getirmemiz mümkün olsaydı, o zaman dünyaya kapalı bir cemiyet hayatı yaşamakta olduğumuzu görecektik. Bugün ise dünyaya tamamen açılmış, her tarafından dünya ile temas hâlinde, başka toplulukların hayatıyla nerede ise kol kola girmiş bir yaşama düzeni içinde bulunduğumuz su götürmez bir gerçek olarak ortaya çıkıyor.

Eskiden Türk halkından kaç kişi memleket hudutlarını aşıp yabancı memleketlere gidebilirdi? Bugün zengin olanlar şöyle dursun, orta hâlli ailelerden çoğu, fakir fukara dediğimiz ailelerin çocukları bile Avrupa'nın, Amerika'nın, Asya'nın türlü memleketlerine vızır vızır gidip gelmektedirler. Ömrü boyunca köyünden çıkıp kasabaya gitmemiş insanların çocukları bugün Almanya'nın en pırıltılı şehirlerinde bir makinenin başına geçmiş çalışıyorlar.

Size bir hatıramı anlatayım: Bundan yirmi yıl önce, yedek subaylığımı yaparken Afyon'dan gelmiş olan emir erimi ilk defa denize götürmüştüm. Zavallı, denizin ne olduğunu bilmiyordu. Atlarımıza binip Karadeniz kıyılarına gitmiştik. Yola çıkmadan ona uzun uzun denizin ne olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Kumluk üzerinde soyundu, denize doğru koşmaya başladı. Bir şey olmasın diye arkasından seyirttim. Denizde biraz acemi acemi çırpındıktan sonra müthiş bir dalga ikimizi de yere vurup sahile attı. Toparlanıp kendisini kolundan yakaladım, karaya çektim. Bir hayli su yutmuştu. Kendini toparlayınca:

- Nasılmış deniz? diye sordum.

- Tuzlu imiş komutanım! demez mi?

Ben o zaman, ömründe ilk defa denizi görecek olan bu köylü çocuğuna denize dair her şeyi söylemişim ama tuzlu olduğunu söylemeye lüzum görmemişim. Onu bilir sanmıştım. Meğer onu bile bilmiyormuş. Şimdi bu köylü çocuklarından yüz binlercesi size değil deniz hakkında, değil Türkiye hakkında, Almanya hakkında, Belçika hakkında etraflı bilgi verebilirler. Hele kasabalarda, şehirlerde oturan insanlar?

Biz eskiden kendi şarkılarımızı dinler, kendi oyunlarımızı oynayarak eğlenirdik. Bugünün gençleri bütün dünya gençleriyle beraber aynı şarkıları dinliyor, aynı havalarla onların oynadıkları oyunları oynuyorlar. Madrid'de, New York'ta, Paris'te, Tunus'ta bir gece kulübüne gidecek olsanız İstanbul'da dinlediğiniz şarkıları dinleyerek ve Ankara'da oynayan çaçaların limboların oynandığını göreceksiniz. Londra'da B.B.C. orkestrasının çaldığı klasik müzik bir İngiliz kadar artık bir Türk'ün de zevkini okşamaktadır.

Dünya insanları yalnız aynı musikiyi dinlemekle, aynı oyunları oynamakla kalmıyorlar; aynı biçimde elbiseler giyiyorlar. Paris'te çıkan moda, haftasında İstanbul caddelerine dökülmektedir. Almanya'nın Münih şehrinde yayınlanan moda mecmuası Elazığ'daki tütüncü dükkanında satılmaktadır.

İnsanlarımız, bütün dünya insanlarıyla beraber aynı musikiyi dinliyor, aynı dansları ediyor, aynı elbiseleri giyiyor ve sonra aynı filmleri seyrediyorlar. Fransalı Brigit Bardot, İtalyalı Sofia Loren, sanki Hülya Koçyiğit kadar bizim artistimizdir. Hepsini aynı hayranlıkla alkışlıyoruz. NewYork'ta bir sahnede oynanmakta olan oyunu, bizim burada Yıldız Kenter hanımımız oynamaktadır. Oradakiler hangi duygulara kapılırsa, biz de aynı duygularla heyecanlanıp ağlıyor veya gülüyoruz. Demek ki dünya insanlarıyla beraber ağlamakta ve gülmektedir insanlarımız.

Artık Bursa'nın çekçek arabalarıyla veya İzmir'in faytonlarıyla değil, dünya fabrikalarının çıkardığı arabalarla, dünya insanlarıyla aynı hızla, saatte 120 kilometre yaparak asfalt caddelerimizde koşturup durmakta değil miyiz?

Aynı arabalara biniyoruz ve evlerimizde ampulünden çamaşır makinesine kadar onların kullandıkları vasıtaları kullanıyoruz. Yediğimiz yemekler yavaş yavaş dünya insanlarının yedikleri yemeklere benzemektedir. O, yapılması pek külfetli olan zeytinyağlı biber dolmasının yerini çabucak çırpıştırılmış ve ayakta yenebilen sandviçler almakta değil midir?

Yalnız pencerelerimiz mi, kapılarımız da ardına kadar Avrupa'ya ve dolayısıyla bütün dünyaya açılmıştır. Avrupa'da Rönesans diye bir devir başladığını iki asır duymamış olan Türkler Güney Amerika devletlerinden birinin cumhurbaşkanı hızlıca aksırırsa duymaktadırlar.

En az otuz yıldan beri gözü, kulağı bu kadar açılmış, kapalı bir cemiyet hayatından, dünya topluluklarıyla aynı hayatı yaşamaya koyulmuş bir topluluk düzenine atlamış bulunan çocuklarımız, eğer eskilere pek benzemiyorlarsa, nesiller arasındaki duyuş ve anlayış farkları esaslı değişikliklere uğramışsa, bunu tabii saymak lazım değil midir? 70 yıl önce dünyaya gözlerini kapamış olan büyük babalarımız bugün başlarını kaldırıp bize baksalar nasıl bizlerin kendi torunları olduğumuza inanamazlarsa bugün yaşlanmış olan büyüklerimiz de torunlarını, onlar kadar değilse bile, yine de hayli acaip bulmakta haklıdırlar.

Çünkü eskiden zaman bizim cemiyetimizde ağır ağır yürürken bir müddetten beri koşmaya başlamıştır. Eskiden on yılda olan değişiklikler bugün altı ayda gerçekleşmektedir. Dediğim gibi, elbiseleri değiştirmek kolaydır, fakat düşünceleri birdenbire değiştirip ters yüz etmek kolay bir iş değildir. Nesiller arasında pek büyük görünen farklar işte bu yüzden fazla göze çarpıcı bir hâl almış bulunuyor.

Onun için şaşmamak lazımdır. Karşı koymanın, direnmenin ise hiçbir faydası yoktur. Çünkü cemiyetler ilerlemek ve açılma yolunda muayyen bir hızı aşmaya koyuldu mu ona katılmaktan başka çare yoktur. Kırılıp dökülmemek için yapacağımız şey zamana uymak, zamanın değiştiğini ve hiç durmadan değişmekte olduğunu kabul ederek bu gidişe ayak uydurmaya çalışmaktır. Bunu yapmaz da tersine gitmeye kalkarsak ne ailenin içinde huzur kalır, ne de topluluk hayatından bir zevk almak kabil olur.

Şevket RADO (Aile Sohbetleri) / Sohbet

0 yorum: